Türkiye yeniden bir geri çekilme döngüsüne mi giriyor? Sevr haritasını tekrar gündeme getirecek bir noktaya gelir miyiz?
Bazen tarihe bakınca insan şu soruyu sormadan edemiyor: Bir devlet ne zaman büyümeyi bırakıp gerilemeye başlar? Harita küçüldüğünde mi, yoksa daha harita değişmeden siyasi iradesi, ekonomik gücü, diplomatik etkisi ve toplumdaki ortak aklı zayıfladığında mı?
Asıl mesele bence burada. Osmanlı’ya baktığımızda uzun bir genişleme döneminin ardından 18. ve 19. yüzyıllarda artan toprak kayıpları ve nüfuz daralması görüyoruz. Bu, bir anda olmadı; önce güç dengesi bozuldu, sonra pazarlık gücü düştü, ardından haritalar değişti. Bugün Türkiye için sorgulamamız gereken nokta da tam olarak bu.
🔎 Türkiye yeniden genişleyen bir güç mü, yoksa geri çekilme riski taşıyan bir ülke mi?
Bir an durup düşünelim. Türkiye son yıllarda dış politikada daha etkin olmayı, çevresinde söz sahibi olmayı ve bölgesel güç olmayı hedefliyor. Bu başlı başına kötü bir şey değil, tam tersine devlet dediğin kendi çevresinde etkili olmalı. Ancak etki alanı oluşturmak başka, attığın her adımın sonunda pazarlık gücünü kaybetmek bambaşka.
Korkum da burada başlıyor. Çünkü dış politikada önemli olan yalnızca ne istediğin değil, karşındaki aktöre ne kadarını kabul ettirebildiğindir. Masaya yumruğunu vurmak kolay, asıl mesele masadan kalktığında elinde ne kaldığıdır.
Kıbrıs’tan başlayan özgüven neden yeniden sorgulanmalı? Kıbrıs meselesi, Türkiye açısından yakın tarihin en önemli stratejik dönüm noktalarından biridir. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi, o dönemde ciddi bir askeri ve siyasi irade gösterisiydi.
Fakat bugün farklı bir noktadayız.
- Doğu Akdeniz’de enerji, deniz yetki alanları,
- İsrail,
- Yunanistan,
- Güney Kıbrıs,
Mısır ve bölgesel dengeler iç içe geçmiş durumda. Dolayısıyla mesele sadece Kıbrıs değil; mesele, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ne kadar ağırlığının kaldığıdır.
Soru şu: Türkiye çevresinde oyun kuran bir ülke mi olacak, yoksa başkalarının kurduğu oyunlarda kendine yer arayan bir ülke mi? Aradaki fark çok büyük.
🧨 PKK meselesinde verilen tavizler Türkiye'nin güvenlik mimarisini nasıl etkileyebilir?
Burada dikkatli olmak şart. Silahların bırakılması ve şiddetin bitmesi elbette Türkiye’nin yararına, kimse bir 40 yıl daha kan dökülmesini istemez. Ancak silah bırakmakla devletin temel yapısında tek taraflı ve kalıcı tavizler vermek aynı şey değil. Mesele bence burada düğümleniyor.
Terör, hukukun üstünlüğü, eşit vatandaşlık ve demokratik siyaset içinde sona ererse bu Türkiye’nin gücünü artırır. Ama devletin güvenlik ve egemenliğini zayıflatacak bir pazarlığa dönüşürse başka bir tartışma başlar. Çünkü bugün verilen tavizin yarın yeni taleplerin başlangıcı olmayacağını kimse garanti edemez.
İsrail konusunda da asıl sorun sadece sessizlik değil. Bu meseleye de aynı pencereden bakıyorum. Türkiye’nin İsrail karşısındaki duruşunu yalnızca “sert konuştu” ya da “sessiz kaldı” üzerinden değerlendirmek eksik olur.
Devletlerarası ilişkilerde asıl ölçü, söylediğinizle yaptığınız arasındaki mesafedir. Uluslararası siyasette yüksek sesle konuşmak zor değil; bazen en çok bağıran ülke masada en az etkisi olan ülkedir.
- Asıl güç;ekonomik yaptırım gücünde,
- Diplomatik ilişkilerde,
- Askeri caydırıcılıkta,
- Enerji yollarında,
- Ticaret kapasitesinde,
- İttifak ilişkilerinde
- Ve gerektiğinde bedel ödeyebilme kapasitesinde ortaya çıkar.
Benim derdim, İsrail’e ne kadar sert konuşulduğu değil; Türkiye’nin bölgesel dengelerde gerçekten ne kadar ağırlığa sahip olduğudur.
⚠️ Bir ülke nasıl geri çekilmeye başlar?
Bence cevabı gayet basit. Önce bir ülke ekonomik olarak bağımlı hale gelir, ardından diplomatik manevra alanı daralır. Sonra güvenlik sorunları büyür, içeride siyasi kutuplaşma artar ve devlete olan güven azalır.
Toplum giderek birbirine düşman gibi bakmaya başlar. Sonunda dış aktörler, ülkenin iç sorunlarını kendi stratejilerinin parçası haline getirir. O noktada harita fiilen değişmeye başlamıştır; sınırlar henüz değişmemiş olsa bile masadaki güç dengesi çoktan farklılaşmıştır.
🗺️ Sevr neden sadece eski bir harita değildir?
Sevr denildiğinde çoğumuzun aklına bir harita gelir. Ancak ben Sevr’i yalnızca bir harita olarak görmüyorum. O, aynı zamanda çok zayıflamış bir devletin önüne konulan siyasi irade kaybının belgesidir.
Bugün Türkiye’nin yeniden Sevr haritasıyla karşılaşacağını düşünmek bana göre doğru bir analiz olmaz, çünkü tarih birebir tekrar etmez. Ancak şu soruyu sormak son derece meşrudur:
Türkiye’nin ekonomik, siyasi, askeri ve diplomatik gücü zayıflarsa, gelecekte sınırları ve egemenlik alanları konusunda yeni dayatmalarla karşılaşabilir mi? Bu soruyu hafife almamak gerekir, çünkü tarih bize “olmaz” diye bir garanti vermiyor.
🧠 Asıl tehlike haritanın değişmesi değil, zihnin değişmesidir
Bence asıl tehlike şurada başlıyor: Bir toplum sürekli olarak “Zaten yapacak bir şey yok”, “Amerika ne derse o”, “Rusya ne derse o”, “Avrupa ne derse o”, “İsrail ne derse o”, “Komşular ne isterse ona göre davranalım” demeye başlarsa, mesele artık sadece dış politika olmaktan çıkar.
Milli irade psikolojik olarak teslim alınır. Devletlerin önce toprakları değil, özgüvenleri küçülür. Özgüveni küçülen devletin pazarlık gücü de azalır. Pazarlık gücü zayıflayan devletin haritasını ise başkaları çizmeye başlar.
🇹🇷 Türkiye'nin önündeki asıl soru ne?
Ben meseleyi “Osmanlı geri mi geliyor?” ya da “Sevr geri mi geliyor?” şeklinde görmüyorum. Bence asıl önemli soru şu: Türkiye kendi geleceğinin haritasını kendi çizebilecek mi?
Bunun cevabı; güçlü ekonomi, bağımsız hukuk, sağlam kurumlar, caydırıcı savunma, akılcı diplomasi ve toplumsal bütünlükten geçiyor. Sadece tankla tüfekle güçlü devlet olunmaz, sadece yüksek sesle konuşarak da olunmaz.
Ekonomin zayıfsa, hukukun tartışmalıysa, kurumlara güven azalmışsa, toplum birbirine düşmansa, dışarıdaki düşmanın işini zaten kolaylaştırırsın. Kahvehane hesabıyla söylersek: Evin kapısını sağlam tutmadan mahallenin güvenliğini konuşmanın pek anlamı yok.
🔥 Peki Türkiye nerede durdurulabilir?
Asıl endişem bu. Geri çekilmeye başladığında nerede duracağını bilemezsin. Önce bir adım atarsın, sonra bir taviz verirsin, ardından bir taviz daha. “Şimdilik böyle olsun” dersin, ama geçici olan kalıcı hale gelir.
Bir gün dönüp baktığında “Biz buraya nasıl geldik?” diye sorarsın. Tarih boyunca devletlerin başına gelenlerin önemli bir kısmı böyle olmadı mı zaten?
🧭 Son söz: Tarih bize korkmayı değil, uyanık olmayı öğretiyor
Sevr’in tekrar gündeme geleceğini söylemiyorum; ancak Sevr’i mümkün kılan koşulların yeniden oluşmaması gerektiğini vurguluyorum. Aradaki fark son derece önemlidir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı hamaset değil, akıl; düşman üretmek değil, strateji; her isteyene taviz vermek değil, dengeli pazarlık; toplumu bölmek değil, birlikte yaşama iradesidir. En önemlisi ise, devleti bir kişinin iradesine değil, kurumlara ve hukuka dayandırmaktır.
Devletler bireylerle büyümez, kurumlarla ayakta kalır. Tarih bize göstermiştir ki haritalar masalarda çizilir, fakat o masada kimin yer alacağını çoğu zaman ülkelerin iç gücü belirler.
Benim asıl kaygım, Türkiye’nin yarın hangi haritaya bakacağından ziyade, o haritanın çizildiği masada Türkiye’nin sandalyesinin olup olmayacağıdır.
- 🔍 Sorgulanması gereken 7 soru🇹🇷 Türkiye gerçekten bölgesel güç mü, yoksa bölgesel krizlerin içine çekilen bir ülke mi?
- 🧨 PKK ile yürütülen süreç Türkiye'nin güvenliğini güçlendiriyor mu, yoksa yeni siyasi taleplerin önünü mü açıyor?
- 🇮🇱 İsrail karşısındaki Türkiye'nin söylemi ile gerçek ekonomik ve diplomatik kapasitesi arasında ne kadar fark var?
- 💰 Ekonomik bağımlılık Türkiye'nin dış politika seçeneklerini ne kadar daraltıyor?
- ⚖️ Hukuk ve kurumlar zayıfladığında devletin dışarıdaki pazarlık gücü de zayıflar mı?
- 🗺️ Sevr'i yeniden yaşamamak için Türkiye bugün hangi hataları yapmamalı?
- 🇹🇷 Türkiye kendi geleceğinin haritasını kendisi çizebilecek kadar güçlü mü?
Benim cevabım şu: Bu ülkenin en büyük gücü hâlâ kendisidir. Ama o gücü kullanabilmek için önce birbirimizle kavga etmeyi bırakıp, ülkenin gerçek sorunlarını konuşmayı öğrenmemiz şart. Çünkü mesele ne iktidar, ne muhalefet, ne sağ, ne sol... Mesele Türkiye’nin geleceğidir. Dünü unutanın yarınını başkaları yazar.
Tarihin Çarkı ve Kırık Pusula Şiiri
Üç asır at koşturduk cihanın göbeğinde,
Viyana surlarında, Tuna’nın köpüğünde.
Gaza dedik, hak dedik, kılıç kından çıkınca,
Cümle alem titrerdi kösler çalınınca..
Sonra bir gaflet çöktü, bozuldu nizamımız,
Üç yüz yıl geri aktı kanadı bir yanımız.
Mohaç’tan Sakarya’ya çekildik adım adım,
Kalan son sığınağım, canım, Anadolu’m.
Dumlupınar şahlandı, yırttık kefen bezini,
Sakarya'da durdurduk tarihin ters izini.
Kıbrıs’ta silkindi kurt, dedik ki diriliş bu,
Yarım kalan sevdanın yeniden gelişi bu.
Lakin devran değişti, dillerde bir rehavet,
Taviz ile sulh olmaz, bunu haykırırız elbet..
Dağdaki eşkıyaya yol verdikçe derinden,
Bir çivi daha sökülür devletin temelinden.
Gözümüzün önünde sınır çizerken haydut,
Suskunluk sarmış bağı, dilde sahte bir umut.
Tarih tekerrür eder uyanmazsa bu millet,
Geri çekilmek başlar, sonra yine kapıda zillet.
Kıbrıs'la yanan meşale sönerse birer birer,
Nerede durur bu cenk, hangi hududa geriler?
Etek dolusu taviz haine, eşkıyaya,
Suskunluk perde oldu haydut Netanyahu’ya,
Sevr’in yırtık paçavrası bile mumla aranır!
Uyuma ey koca çınar, silkin de bak maziye,
Taviz veren yurt bulamaz baş koyacak secdeye!


Yorum Gönder