no fucking license
Bookmark

BİR ÜLKE NASIL SOYULUR ADIM ADIM DEĞİL ALIŞTIRA ALIŞTIRA

Bir ülkenin vatandaştan vergi, zam, harç ve enflasyon yoluyla giderek daha fazla para aldığına dair ironik metaforik illüstrasyon; vatandaşlar “Param nereye gidiyor?” ve “Hesap veren var mı?” diye sorguluyor.

Bir Ülke Vatandaşa Çaktırmadan Nasıl Soyulur?

Bazen düşünüyorum: Bir ülke vatandaşını gerçekten “fark ettirmeden” nasıl soyabilir? Cüzdanından para çalıp kaçmak zaten basit. Asıl maharet, vatandaşın parasının neden azaldığını fark etmesini biraz geciktirmekte sanırım. 

Mesela emekli maaşımı alınca seviniyorum. Sonra markete gidiyorum, kasada sevincim kısa bir göz temasının ardından ortamı terk ediyor.

Eski esnaf kahvesinde çayı karıştırırken kaşığın bardağa vuruş sesini hiç fark ettiniz mi? İnce belli bardakta adeta fırtına kopar ama dışarıya yalnızca tatlı bir tıngırtı yayılır. İşte vatandaşı incitmeden, bağırmadan ve en önemlisi “hizmet aşkıyla” soymanın felsefesi tam da bu çay kaşığının ritminde saklıdır.

Yılların esnaf emeklisi olarak tezgâhın hem arkasını hem önünü gördük. Artık dünyada cebe el uzatmanın kaba saba yöntemleri tarihe karıştı; mesele, cepten parayı alırken vatandaşa bir de “Allah razı olsun” dedirtmekte.

Sanat Gibi Tıraş: Kırpmadan Yolmak

Eski berberler iyi bilir; usturayı öyle bir açıyla kullanacaksın ki müşteri sinekkaydı tıraş olduğunu sanırken derisinin yarısı tezgâhta kalacak, ama aynaya bakınca bahşişi iki kat bırakacak.

  • Gizli Ortaklık (Verginin Vergisi): Hiçbir mal üretmeden her mala ortak olmak tam bir ustalıktır. Arabayı alana bir tane de devlete aldırmak yetmez; o arabanın benzini, benzinin vergisi, o verginin KDV’si derken öyle katmanlı bir pasta yaparsın ki, adam depoyu doldururken kendini petrol kralı sanır.

  • Enflasyon Denen Görünmez Hırsız: Paranın üstündeki sıfırları korur, satın alma gücünü ise gece yarısı bacadan uçurursun. Maaşa yüzde otuz zam yaparken ekmeğe yüzde elli zam bindirirsin; saftirik vatandaş cüzdanındaki paraların kalınlığına bakıp kendini zengin sanır. Tasavvufta “yoklukta varlık” derler ya, bu da tam tersine “varlık içinde yokluk” örneğidir.

  • Geçiş Garantili Masallar: Köprü yapar, tünel açarsın; “Hizmet ayağınıza geldi!” diye davul zurna çaldırırsın. Geçenden beş kuruş, geçmeyenden on kuruş alırsın. Evinden çıkmayan yandaş gariban Osman Emmi, adını bile duymadığı otobanın vergisini öderken televizyonda açılış kurdelesini alkışlar.

  • Gramaj Büyücülüğü (Göz Yanılsaması): Fiyatı artırmak acemiliktir; asıl yapman gereken paketin içeriğini azaltmaktır. Yüz gramlık bisküviyi yetmiş grama düşürüp aynı fiyata satarsın. Böylece hem vatandaşın midesi hafifler, perhiz yapmış olur; hem de kasanın bereketi bozulmaz.

İşin sırrı sessiz kalmaktır. İnsan, yüzüne açıkça bir tokat yediğinde ortalığı ayağa kaldırır ama sırtı sıvazlanıp cüzdanı boşaltıldığında derin bir “şükür” çeker. Yunus’un dediği gibi, “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?” diyerek felsefeye dalar; masadan kalkan ise her zaman tezgâhı kurandır.

Şunu artık çok iyi anlıyorum ki, bir toplumda ekonomik yükler ne kadar karmaşıklaşırsa, vatandaşın gerçek maliyeti kavraması da o kadar zor olur.

Asıl çözüm gizli yöntemleri öğrenmek değil; şeffaflık, hesap verebilirlik ve bilinçli vatandaşlık. Artık alışveriş fişinde sadece toplam tutara değil, “Bu para nereye gidiyor?” sorusuna da bakıyorum.

Bazen insanı soyulmuş hissettiren şey, sadece parasının azalması değil; o paranın neden azaldığını anlayamamasıdır.

Görkemli bir tahtta oturan, zengin Osmanlı kıyafetleri ve sarık giymiş bir padişah figürü. Karşısında, modern lacivert bir takım elbise giymiş, yaşlı ve gözlüklü bir adam ayakta duruyor. Adam, padişaha hitap eder gibi elini uzatmış. Sol tarafta, büyük ve süslü altın bir ayna var. Aynanın içindeki yansımada, padişahın kendisi değil, yırtık pırtık kıyafetler içinde, ellerinde boş sepetler taşıyan sefil ve fakir insanlar görülüyor. Aynanın önündeki yerde, altın paralar ve kurumuş ekmek dilimleri yan yana duruyor. Padişahın arkasındaki duvarda, altın harflerle "İTİBAR" yazılı.

Tasavvuf der ki: Nefsini bilen haddini bilir,
Lakin makam büyüyünce bazı nefisler delirir.
Derviş bir hırka ile gönül mülkünü taşırken,
Nice efendi servet yığar “millet” adını kullanırken.

Vergi gelir, vergi gider; vergi doğar, vergi yürür,
Vatandaşın cebi boşalır, sarayın gölgesi büyür..
Kazın tüyü yolunurken “sabır” diye ninni söylenir,
Kaz artık tüysüz kalmış; hâlâ “bereket” denilir.

Ey gönül, bu hangi sırdır, hangi hikmet, hangi hâl?
Fakirden çalınan lokma nasıl olur “milli ideal”?
Birinin lüksü artarken milyonların yükü artar,
Sonra kürsüden “fedakârlık” denir; alkışlar patlar.

Sûfî aynaya bakar: “Ben neyim?” diye sorar,
Makam sahibi aynaya bakar: kendini öveni arar.
Biri nefsini soyarken makamından soyunur,
Biri halkı soyar kendini “hizmetkâr” diye duyurur.

Ey makam sahibi, tahtın fanidir, tacın da gider,
Bugün alkışlayan kalabalık yarın hesab kitap eder.
Dünya bir han, insan yolcu; ne saray kalır ne şan,
Geriye ne kalır: zulüm mü, adalet mi, ey insan?

İtibardan tasarruf olmazmış… Öyle mi gerçekten?
İtibar, halkın cebinden yürütülenle ölçülürken?
Hakikat sade yaşar; gösteriş ise borçla beslenir,
Nefsine saray kuran, sonunda kendi gölgesinde ezilir.

Kazın tüyünü yolmak kolay, zor olan hakkı gözetmek,
Vergiyi çoğaltmak kolay, zor olan israfı bitirmek..
Millete sabır satmak kolay, adalet vermek zor,
Kürsüde “kul hakkı” demek kolay; kul hakkından kaçmak zor.

Son sözüm ey gönül, bu devranın sırrı budur:
İtibar saray değil, adaletin nurudur.
Halkın lokması küçülürken büyüyen hiçbir ihtişam,
Ne hakikatte devlettir, ne de kalıcı bir makam.

Bir gün bütün perdeler iner, bütün aynalar parlar,
Altın yaldız dökülür de gerçek yüzler ortaya çıkar.
O vakit ne makam kalır, ne alkış, ne tantana:
Kul hakkının terazisinde herkes yalnız başına..


Ahmet ATAM 
Yorum Gönder

Yorum Gönder

Yorumlarda lütfen saygılı olun