no fucking license
Bookmark

TALEBİ KİM YARATIYOR, FATURAYI KİM ÖDÜYOR?

Enflasyon da talebi kim yaratıyor hesabı kim ödüyor

Enflasyonla mücadelede talebin dengelenmesi elbette önemlidir. Ancak asıl mesele, harcama gücünün toplumun hangi kesiminde yoğunlaştığı ve bu mücadelenin faturasının kimin cebinden çıktığıdır. Yüksek gelir grubunun tüketimiyle ekmek, kira ve ilaç hesabı yapan emekli ve asgari ücretlinin harcamasını aynı kefeye koymak adil değildir.

KAZIN AYAĞI BAŞKA!

Mehmet Şimşek “Enflasyonu yüzde 30’luk kesim yaratıyor.” demiyor, daha doğrusu diyemiyor,. Bu benim ekonomik ve toplumsal gözlemim. Enflasyonda talep baskısından bahsedeceksek önce şu soruyu sormalıyız: 

Harcama gücü kimde? 
Cebinde parası olmayan emekli mi, ay sonunu zor getiren asgari ücretli mi, yoksa toplumun yaklaşık yüzde 30’luk yüksek gelirli kesimi mi? 

50 yıllık ticaret hayatımda gördüm ki, parası olmayan insan talep yaratmaz; sadece hayatta kalmaya çalışır. 
Sabah tarhana çorbası, akşam makarna... 

Markette etin fiyatına bakıp geçen emekli, çocuğuna istediğini alamayıp “Gelecek ay alırız.” diyen asgari ücretli.. Şimdi kalkıp bu insanlara “Talebi azaltın.” demek biraz komik değil mi? Zaten talebini azaltmış; et yok, tatil yok, restoran yok, yeni ayakkabı yok. Daha neyi azaltacak?

💡 ESNAFIN TERAZİ TAŞI

Tezgâhın arkasında geçen yarım asır bana şunu öğretti: Zenginin artan lüksü, fakirin küçülen ekmeğidir. 
Aradaki fark tam olarak budur. 

Yüksek gelirli biri harcamalarını azaltabilir, daha ucuz araba alabilir, tatilini erteleyebilir. Ama emekli etten vazgeçtiğinde sofrasından, asgari ücretli çocuğunun ihtiyacını ertelediğinde hayatından vazgeçmiş olur. 

Bunları aynı “talep” torbasına koymak kolaycılıktır. Peki faturayı kim ödüyor? 
Zenginin harcamasına karşı değilim; kazanan kazansın, harcayan harcasın. 
İtirazım şu: 
Harcama gücü yüksek kesimin talebini dengelemek için neden zaten beli bükülmüş vatandaşın kemeri biraz daha sıkılıyor? 

Enflasyon elbette düşsün, ama bunun yolu sadece emekliye ve asgari ücretliye “Biraz daha idare et” demek olmamalı. İsrafı azalt, üretimi artır, verimliliği yükselt, gelir dağılımını düzelt ve yüksek gelirlinin ekonomik gücünü de hesaba kat.

EMEKLİ VE ASGARİ ÜCRETLİ ENFLASYONUN GÜNAH KEÇİSİ OLMASIN!

Bir ülkede çalışan geçinemiyor, emekli ömrünün sonunda hâlâ pazar hesabı yapıyorsa mesele yalnızca ekonomi değildir.
Asıl mesele adalettir.
Memur maaşıyla asgari ücret arasındaki fark artık görmezden gelinmemelidir.
Çünkü insan çalışıp yine yoksullaşıyorsa, sadece maaş değil, emeğin değeri de eriyor demektir.

Son sözüm şu:

Zengine “harcama” demiyorum, fakire “ezilme” diyorum, ekonomi rakamlarla yönetilir ama toplum adalet duygusuyla ayakta durur.
Terazinin bir kefesinde servet, diğerinde emek varsa, terazi mutlaka adaleti tartmalıdır.
Yoksa bugün sofradan eksilen ekmek, yarın toplumun sabrından eksilir.

TERAZİ SUSARSA

Bir memleket düşünün;
Bir yanında ışıklar hiç sönmeyen sofralar,
Öte yanında çayın yanına ekmek koyup
Çok şükür diyen evler...
Aynı göğün altında biri hesap yapmadan yaşar,
Biri hesabı görmeden uyuyamaz.

Bir avuç insan avuç avuç gece tüketirken,
Bir başka avuç gündüzden kırıntı toplar.
Kiminin cebi bir kuyu gibi derin,
Kiminin cebi cebindeki el kadar boş...

Sonra gökyüzünden bir kelime düşer:
Talep.
Yoksul başını kaldırır: “Bende o kelimenin sadece adı var,” der.
Ben pazarlarda gördüm fakirliğin nasıl sessizleştiğini.
Önce et eksildi sofradan.
Sonra peynir.
Sonra meyve.
Sonra “canımız istemiyor” diye çocuklara anlatılan o koca yalan...
Oysa can istiyordu.
Cebin canı yoktu.

Sabah bir tas tarhana evin içine güneş doğurdu.
Akşam bir tabak makarna sofraya oturdu.
Tencerenin kapağı açıldı; İçinden yemek değil, bir ailenin sabrı çıktı.
Ve sabır dedi ki: “Bugün de yetirelim.”

Öte tarafta harcamanın ırmağı taşıyordu.
Altın köpükler lüks vitrinlere vuruyor, şehir ışıkları geceyi gündüze çeviriyordu.
Kimseye kızmadım.
Zengin de yaşasın.
Güzel yesin.
Güzel içsin.
Güzel gezsin.
Ama sordum:
Bu ırmağın taşan suyu neden bizim bahçeyi de sulamıyor?

Bir terazi vardı çarşının en eski köşesinde.
Bir kefesinde servet,
Bir kefesinde emek...
Servet ağır geldi.
Emek hafif değildi aslında;
Sadece üstüne yılların yorgunluğu konmuştu.

Emekli geldi sonra.
Elinde yılların makbuzu: “Ömrümü verdim,” dedi.
Teraziye koydu. İbresi kıpırdamadı.
Asgari ücretli geldi.
Elinde alın teri: “Ben de çalışıyorum,” dedi.
Onu da koydu.
Terazi yine sustu.
Meğer terazinin dili yokmuş.
Dili olanların cebinde para varmış.

Bir çocuk sordu babasına: “Baba, neden bunu almıyoruz?”
Baba gülümsedi: “Gerek yok oğlum.”
Çocuk sustu.
Çocuklar bazı yalanları çok erken öğreniyor.
Büyüyünce anlıyorlar:
Bazı “gerek yok”ların altında kocaman bir “paramız yetmiyor” yatıyor.

Bir memurun maaşı göğe doğru yükseldi.
Bir asgari ücretlinin maaşı yerden kalkmaya çalıştı.
Aralarında öyle derin bir uçurum oluştu ki, emeğin sesi karşı kıyıya varamadı.
Oysa ter aynı terdi.
Alın aynı alın.
Yorgunluk aynı yorgunluk.
 
Bir gün adalet geldi pazara.
Elinde ne altın vardı ne de para.
Sadece eski bir terazi taşıyordu.
Sordu: “Kim kazandı?”
Zengin dedi: “Ben.”

Yoksul sustu.
Emekli sustu.
İşçi sustu.
Asgari ücretli sustu.
Adalet tekrar sordu: “Peki kim ödedi?”
Bu kez sessizlik bile başını eğdi.

Bilmez misiniz;
Dağlar bir günde yıkılmaz.
Önce taş yorulur.
Sonra çatlak büyür.
Sonra bir kuş yuvasını terk eder.
Sonra su başka yoldan akar.
Toplum da böyledir.
Bir insanın umudu kırılır, kimse duymaz.
Bir başkasının sabrı tükenir, kimse görmez.
Binlercesi susar...
Ve herkes “Ne zaman oldu bu?” diye sorar.

Ben elli yılın içinden geçtim.
Çok para gördüm.
Çok yoksulluk gördüm.
Çok zenginlik gördüm.
Ama şunu da gördüm:
İnsanı ayakta tutan sadece ekmek değildir.
Biraz adalet, biraz merhamet, biraz umut gerekir.

Ekmek küçülürse insan idare eder.
Umut küçülürse insan içine çöker.
Ey memleketin terazisini tutanlar!
Bir kefeye enflasyonu koyun.
Öteki kefeye insanın sofrasını.
Bir kefeye büyüme rakamlarını koyun.
Öteki kefeye emeklinin ilacını.
Bir kefeye servetin gücünü koyun.
Öteki kefeye asgari ücretlinin emeğini.

Sonra tartın.
Ama teraziyi sadece rakamla değil, vicdanla okuyun.
Çünkü fakirin cebinden çıkan her kuruş aynı zamanda bir ekmekten eksilir.
Zenginin cebinden çıkan her kuruş ise bazen yalnızca başka bir tercihe dönüşür.
İşte bu yüzden aynı fatura, aynı acı değildir.

Bir gün terazinin dili yeniden konuşursa şöyle diyecek: “Ben parayı tartmam.
Ben hakkı tartarım.”
O gün servet de yerini bilir, emek de.
O gün emekli sofraya korkmadan oturur, asgari ücretli çocuğunun yüzüne başını eğmeden bakar.

O gün zengin yine zengin olur, ama fakifakir olduğu içinhayattan kovulmuş hissetmez.
 Ve o gün anlarız:
Enflasyon yalnızca fiyatların yükselmesi değildir.
Bazen insanın hayallerinin etiketinin değişmesidir.

Bir ev “hayal” olur.
Bir araba “lüks” olur.
Bir kilo et “ziyafet” olur.
Bir tatil “masal” olur.
Bir huzur “eskiden vardı” olur.

Benim dileğim büyük değil.
Ne saray isterim ne servet.
Sadece şu terazinin bir daha şaşmamasını isterim.

Zengin kazansın.
Esnaf kazansın.
İşçi kazansın.
Memur kazansın.
Emekli huzur bulsun.
Asgari ücretli “Bu ay nasıl geçecek?” diye geceleri uyanmasın.

Çünkü memleket dediğin sadece güçlülerin yaşadığı yer değildir.
Memleket, zayıf olanın da kendini güvende hissettiği yerdir.
Ve unutmayalım:
Terazi susarsa, sokak konuşmaya başlar.

Terazi adaletle konuşursa ise sokak susar, sofra şenlenir, çocuk güler, insan umut eder.
İşte benim bütün meselem budur:
Terazi düz olsun.
Gerisi bir şekilde düzelir.


DİJİTAL AYAK İZİ

Ahmet ATAM

KENDİME YAZILARIM

🔍 BENİ GOOGLE'DA BUL

© 2026 | "Kalemi dürüst olanın, izi derin olur."

Yorum Gönder

Yorum Gönder

Yorumlarda lütfen saygılı olun