Hayaller ve gerçekler, ne kadar sıkı sıkıya tutununsan da vakit tamam olunca her şey yalan olur derler, Sanki bir bağlayan var demir kazık ile, vaktinde söküp atamadığımız hırslarımızı, hep bir ütopya içimizde, bir gün delilenip gemileri bir bir yakmak, Toplamak tası tarağı, hepten.
Ne kadar teknolojik alet edevat varsa bırakabilmek ardımızda, susturmak tüm telefonları.Yetmişinden Sonra Kendi Enerjini Hasat Etmek: Bir Kendi Kendine Yetme Manifestosu
Hiç kimsenin bilmediği, sadece üç rengin hâkim olduğu bir yere yerleşmek isterdim: yeşil, mavi ve kırmızı. Kırmızıyı yalnızca toprak ve taştan yapılmış kulübenin çatısında, olgunlaşmış sebze ve meyvelerde, teneke sobada çıtırdayarak yanan meşe odunlarının közünde görmek güzel olurdu. Yeşil ve maviyi ise her yerde görmek isterdim.
Sonra çok büyük olmayan bir kulübe, içinde halı kilim olmasın. Bir hasır ve bir de çalı süpürgesi yeter. Cam hizasında bir divan olsun, üstünde yün bir döşek serili, o kadar.
Kendisine tutkulu bir hizmetçi arayan mobilyaları hiç istemem. Kalsın. Elzemse de, üzerindeki tozlarla kendi uğraşsın, bana ne.
Sonra çok büyük olmayan bir kulübe, içinde halı kilim olmasın. Bir hasır ve bir de çalı süpürgesi yeter. Cam hizasında bir divan olsun, üstünde yün bir döşek serili, o kadar.
Kendisine tutkulu bir hizmetçi arayan mobilyaları hiç istemem. Kalsın. Elzemse de, üzerindeki tozlarla kendi uğraşsın, bana ne.
Küçük, şirin bir bahçesi olsun; içinde kedisi, köpekleri, küçük bir su birikintisi ve birkaç ördek… Çamur olacaksa olsun, ne gam. Bir veranda şart, o olmazsa olmaz! Sabah yeniden doğacak; akşam güneşinin batışını, annelerini emmek için canhıraş meleyen kuzuları, kümese dönen tavukları, dizinin dibinde kıvrılmış yatan kangalı ve ayaklarına sürtünen yılışık kedinin mırıltısını dinleyerek, huşu içinde tabiatın sesine kulak vermek için…
Bahçemde bol bol sebze olsun, her çeşit meyve ağacından dikelim, çeşit çeşit, rengârenk. Ağustos böceklerinin sesleri eşliğinde, ay ışığında aydınlanan akşamlar yaşansın. Sabahları horoz sesleriyle uyanalım, tertemiz oksijen odaların içinde ıslık çalsın.
İlk işimiz kümese uğramak olsun; taptaze yumurtalar, bahçenin lütfettiği çıtır sebzeler, halis tereyağı, kaymak, peynir ve eğer bahçede kovan varsa bal ile gün doğumuna karşı, acele etmeden, sindire sindire, telaşsız bir köy kahvaltısı yapalım. Çıplak ayaklarımızla bastığımız toprağa bırakalım tüm negatif enerjimizi.
- Gam yok
- Neşe çok
- Ve içinde otantik bir su kuyusu
Gün ve güneşin takvim olduğu, saatlere bağlı olmadan özgür bir yaşam.
Pazarı, marketi, elektrik, su, algı ve vergiyi bir kenara bırakmak.
Bir evlek toprağa bir kuyu, birkaç alet edevat; çapa, kürek, tırmık, ayaklarda lastik çizmeler.
Sadece kendi enerjimizi hasat etmek, ışıldayan güneşin altında.
İnsanlardan bir şey beklemeden,
Yetebilmek kendi kendimize, yetmişimizden sonra bile.
Kendi enerjimizle ambarlarımızı doldursak, istersek bir kış boyu mahsur kalalım, ne çıkar. Kestaneler meşe sobasında çıtırdarken, kimin umurunda.
Gitsek buralardan, kurtulsak bu kargaşadan.
Medeniyetin paslı prangalarını çözebilsek ayak bileklerimizden.
Bizi tutan, bağlayan sorumlulukları bir atsak, ah bir atsak.
Ama ne mümkün...
Ah, o medeniyetin faturaları yok mu?
Kimi zaman maddi, kimi zaman manevi,
taksit taksit tahsil edilen.
Elden ayaktan düşmeden, neden hiç akla gelmez kaçmak, her şeyi bırakıp gitmek? Neden? Kolay olsaydı, herkes yapardı, başta Can Baba.
Elden ayaktan düşmeden, neden hiç akla gelmez kaçmak, her şeyi bırakıp gitmek? Neden? Kolay olsaydı, herkes yapardı, başta Can Baba.
Kim ya da ne bırakmadı bizi hayallerimizle baş başa? Sorumluluklar mı, imkânsızlıklar mı, yoksa medeniyet mi? Bilmiyorum.
Kim bilir, belki de hep yapamayacağı zamanlarda çalıyor hayalleri insanoğlunun kapısını. Ya da toprağın sesi, bu geç vakitte çağıran, “Gel artık” diyor, gel. Haydi Abbas, vakit tamam.
Kıyametin kıyısında, zaman ağır zincirlerle tükeniyor.
Medeniyetin borçları,
Parça parça tahsil edilen yorgunluklara dönüşüyor.
Ama uzaktan bir ses geliyor,
Toprak çağırıyor,
Güneşin altında parlayan ter, özgürlüğün ilk harfini yazıyor.
Üç renk arasında kaybolur zaman:
Yeşil, huzurun sonsuz kucağı.
Mavi, sessizliğin bitmeyen kanadı.
Kırmızı, közde fısıldayan ateş.
Bir kulübe,
Sadece nefes getiren rüzgar, halı yerine hasır,
Birkaç kedi, bir iki köpek,
Sabah horozların sesiyle uyanır,
Akşam güneşin düşen gölgesiyle kapanır.
Tüm sesler, doğanın fısıltısına karışır,
Ve toprak, son söz gibi dile gelir:
Gel artık!
Bir evlek toprağa bir kuyu kaz, bir çapa, bir kürek, bir tırmık al...
Ve kendi enerjinle parılda, medeniyetin unuttuğu yerde. Haydi Abbas, vakit geldi.



Yorum Gönder