no fucking license
Bookmark

DEMOKRASİ Mİ TEK ADAM REJİMİ Mİ

Demokrasi, hukuk devleti ve toplumsal sessizliği simgeleyen adalet terazisi önünde Türkiye'nin geleceğini sorgulayan metaforik sahne.

Türkiye’de demokrasi, hukuk devleti ve laiklik tartışmaları 2026’da ciddi bir kırılma noktasına gelmiş durumda. 1970’lerde sokaklarda, meydanlarda ve sendika salonlarında yankılanan itirazlar, bugün yerini sessiz bir kabullenişe bırakmış. Muhalif sesler Silivri’ye gönderilirken, eleştirenler “düşman” olarak damgalanıyor; ülke ise fırtına öncesi sessizliğini yaşıyor.

Bu satırlar o dönemleri bizzat yaşamış bir esnafın gözünden bugüne uzanan yolculuğun muhasebesidir.

1970’lerin Meydanları, 2026’nın Sessizliği: Türkiye Nereye Gidiyor?

Bir ülkede “yanlışı dile getirmek” suç sayılıyorsa, orada ne hukuk kalır ne demokrasi. 1970’lerin Kütahyasını hatırlıyorum; Cumhuriyet caddesi mitinglerini, her siyasi partinin sivil toplum örgütünün özgürce yaptığı mitingleri sendikaların meydanlarda yankılanan taleplerini…Burada şehir eşkiyalığını ayrı tutuyorum, onlarda vardı.

O zamanlar halk tepkisini demokratik yollarla ortaya koyardı.
Bugün ise ne bir miting sesi var ne de sendika çağrısı. Sadece derin bir sessizlik Peki bu sessizlik gerçekten huzur mu, yoksa korku mu?

Bir zamanlar meydanlar vardı

1960’lı ve 70’li yıllar, Türkiye’nin en hareketli dönemlerinden biriydi. 1961 Anayasası’nın sağladığı görece özgürlük ortamında işçiler örgütleniyor, sendikalar kuruluyor, grevler yapılıyordu. 

O dönemde sendikalı işçi oranı 1977’de yüzde 80’e yaklaşmıştı. 
İnsanlar susmuyor, gördükleri yanlışları dile getiriyor, haksızlığa karşı çıkıyordu.

Bugün durum tam tersine dönmüş durumda. 
Türkiye’de fiili sendikalaşma oranı sadece yüzde 13, yani her 100 işçiden 87’si sendikasız. 
Özel sektörde bu oran yüzde 5,7’ye kadar gerilemiş. 
İşçiler örgütsüz, sesler çıkmıyor. 
Ve çoğunluk asagari ücrete talim ediyor.
Grev hakkı yasal olarak var ama pratikte kullanılamıyor; “milli güvenlik” ve “genel sağlık” gerekçeleriyle grevler sürekli erteleniyor.

💡 ESNAFIN TERAZİ TAŞI: Bir ülkede işçiler örgütlenemiyorsa, esnaf da rahat edemez. Çünkü zincirin bir halkası zayıf olduğunda, tüm zincir kopar. 
  • Sendikasız işçi, pazarlıksız ücret;
  • Pazarlıksız ücret, alım gücü olmayan halk demektir.
  • Alım gücü olmayan halk ise boş tezgâh anlamına gelir.

Silivri: Yeni adres mi?

1970’lerde muhalefet meydanlardaydı, bugün ise adresi Silivri Cezaevi. 
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Mart 2025’ten bu yana Silivri’de tutuklu. 
Yanında aynı davada yargılanan 400’den fazla sanık var. 
Peki sadece o mu? 
Seçilmiş belediye başkanları görevden alınıp yerlerine kayyum atanıyor. 
Gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum liderleri… 
İnsan hakları örgütlerine göre Türkiye’de 15.000’in üzerinde siyasi tutuklu bulunuyor.

1970’lerde durum böyle miydi? 
O dönemde de baskılar, darbeler ve yasaklar vardı. 
Ancak en azından itiraz eden bir toplum bulunuyordu. Sendikalar topluca direniyor, üniversiteler boykot yapıyor, meydanlar dolup taşıyordu. Bugün ise sokaklar bomboş, insanlar konuşmuyor ve kimse başına bir şey gelmesini istemiyor.

Bu sessizliğin altında çok büyük bir kutuplaşma var. İktidar kutbunun sesi gök gürültüsü gibi çıkarken, muhalefetin sesi fısıltıdan öteye geçemiyor. Ama unutmayın: Fırtına ne kadar gürültülü koparsa kopsun, asıl yıkım sessizlikte birikir.

İnsanlar neden susuyor

Sosyologlar bu duruma “tercihlerin gizlenmesi” diyor. İnsanlar kapalı kapılar ardında ekonomi konuşuyor, adaletsizlikten şikâyet ediyor, smvüyor saydırıyor torpilden yakınıyor. 
Ama aynı kişiler kalabalık ortamlarda sessiz kalıyor. 

İşini kaybetme korkusu, çevreden dışlanma endişesi, yalnız kalma hissi… 
Tüm bunlar birleşince toplum ikiye ayrılıyor: Zihinde saklanan gerçek düşünceler ve dışarıya yansıtılan sahte yüzler.

Bir de “sapmanın normalleşmesi” var. Sürekli kötü haber bombardımanına maruz kalan insan bir süre sonra duyarsızlaşıyor. Beşinci olay sarsıyor, ellinci olay ise yalnızca birkaç saniyelik görüntüye dönüşüyor. Tepki var ama parçalanmış, dağınık ve sonuçsuz.

⚠️ KAZIN AYAĞI: Toplumun sessizliğini “her şey yolunda” olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Sessizlik, her zaman huzurun değil, bazen korkunun ve tükenmişliğin işaretidir. Bir ülkede insanlar sadece işlerini kaybetmemek için düşüncelerini gizliyorsa, o yerde demokrasi kâğıt üzerinde var demektir.

Hukuk devletimi yargı eli ile susturma mı?

Türkiye’nin hukuk devleti olup olmadığı sorusu 2026’da çok daha önemli hale geliyor. Dünya sivil toplum örgütleri, 2018’den beri Türkiye’yi “Özgür Değil” kategorisinde gösteriyor. 

Yargı bağımsızlığı ciddi biçimde zayıflamış durumda. 
2016’dan bu yana binlerce hâkim ve savcı görevden alınıp yerlerine iktidara yakın isimler atanıyor. 
Hükümete karşı karar veren hâkimler görevden uzaklaştırılırken, iktidarı eleştirenleri mahkûm edenler terfi ettiriliyor.

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, Haziran 2026’daki oturumunda Türkiye’de yargı sisteminin muhalefeti bastırmak amacıyla kullanıldığını açıkça gündeme aldı. 
Avrupa Birliği ise “Türkiye’de hukuk devleti ve demokratik standartların bozulmasının sürdüğünü” resmi olarak kaydetti.

Karşılaştırma Tablosu:

Alan1970’ler2026
Sendikalı işçi oranı~%80 (1977)%13 (fiili)
Muhalefet alanıMeydanlar, grevler, mitinglerSilivri Cezaevi
Yargı bağımsızlığıKısmi (darbeler arası)Ciddi şekilde zedelenmiş
Toplumsal tepkiAktif, örgütlü, kitleselSessiz, dağınık, korkulu
İfade özgürlüğüAnayasal güvence (1961)163. sırada (RSF 2026)


Basın özgürlüğü aynı şekilde geriliyor. 
Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2026 raporuna göre Türkiye, 180 ülke içinde 163. sırada yer alıyor. 

  • Gazeteciler “dezenformasyon” suçlamasıyla tutuklanıyor, 
  • Muhalif TV kanalları kapatılıyor, 
  • Sosyal medyaya erişim kısıtlanıyor. 

1970’lerde basın özgürlüğü kusursuz değildi elbette, ama en azından farklı seslere yer verilebiliyordu.

Laiklik ve Demokrasi ikisi birden tehlikede mi?

Türkiye’nin kurucu ilkelerinden laiklik de bu süreçten nasibini alıyor. 
Yargı eliyle toplumun daha muhafazakâr bir yapıya zorlandığı, laik kesimin kendini giderek daha fazla baskı altında hissettiği bir dönemdeyiz. 
1970’lerde laiklik tartışmaları siyasi partiler arasında yaşanırdı. 
Bugün ise devletin kurumları üzerinden bir toplum mühendisliği yapılıyor.

Demokrasi sadece sandık demek değildir. 
Seçimlerin özgür ve adil olması, muhalefetin baskı altında olmaması, yargının tarafsız olması, medyanın bağımsız olması gerekir. 
Bugün Türkiye’de bu koşulların ne kadarının sağlandığı ciddi şekilde tartışmalı.

Hikmetli kapanış: Çölde su aramak

Bir zamanlar Mevlânâ’ya sormuşlar: “İnsan neden susar?” diye. 
Cevap vermiş: 

Korkudan değil, umutsuzluktan susar insan. Konuşsa da bir şey değişmeyeceğine inandığı anda susar.

İşte Türkiye’nin bugünkü hali tam da bu. İnsanlar konuşmuyor çünkü konuşmanın bir işe yaramayacağını düşünüyor. 
Ama unutulmamalı: 
Suskunluk çölde su aramaya benzer; ne kadar susarsan, o kadar çökersin. 
Bir toplumun en büyük zenginliği, sesini çıkarabilme cesaretidir. O cesaret kaybolduğunda, geriye sadece kum ve toz kalır.

Türkiye’de demokrasi 2026’da neden tartışmalı hale geldi?

Çünkü seçilmiş belediye başkanları görevden alınıyor, muhalif siyasetçiler tutuklanıyor, yargı bağımsızlığı zedelenmiş durumda ve medya büyük ölçüde iktidar kontrolünde. Freedom House Türkiye’yi “Özgür Değil” olarak sınıflandırıyor.

1970’lerdeki protestolar ile bugünkü sessizlik arasındaki fark nedir?

1970’lerde işçiler, öğrenciler ve sendikalar kitlesel eylemlerle taleplerini dile getiriyordu. Bugün ise örgütlenme zayıflamış, insanlar iş ve sosyal güvence kaybı korkusuyla susuyor. Sendikalı işçi oranı yüzde 80’lerden yüzde 13’e düştü.

Silivri Cezaevi neden bu kadar konuşuluyor?

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Mart 2025’ten beri Silivri’de tutuklu. Muhalefet ve uluslararası kuruluşlar bu tutuklamayı siyasi bir hamle olarak değerlendiriyor.

Türkiye’de sendikal haklar hangi durumda?

Sendikalı işçi oranı fiilen yüzde 13. Özel sektörde bu oran yüzde 5,7. Grev hakkı kanunen var ancak “milli güvenlik” ve “genel sağlık” gerekçeleriyle sürekli erteleniyor.

Bu sessizlik ne kadar sürer?

Tarih gösteriyor ki bastırılmış sesler bir gün mutlaka yüzeye çıkar. 18. yüzyıl Fransası’nda da benzer bir sessizlik vardı ve 1789’da patladı. Ancak ne zaman ve nasıl olacağını kimse kesin olarak bilemez.

Ben bir esnafım, ne filozof ne de şairim. Ama bilirim ki, bir ülkenin en büyük zenginliği sesini çıkarma cesaretidir. O cesaret kaybolduğunda geriye sadece kum ve toz kalır. Ve biz, o kumun içinde kendi ayak izlerimizi bile bulamayız.

SÜKÛTUN AYNASI VE KELAM ŞİİRİ.

Gürültüyle değil, sessizce sınanır can,
Terazi eğrilirse, çöker koca bir han.
Ferman tek dilden çıkar, çarşı boyun eğer sanır;
Oysa kulun sustuğu yerde, arş-ı âlâ uyanır.

Sanma ki bu sükût, rızanın nişanıdır,
Fırtına öncesidir, kalpteki bu her an.
Korkunun örttüğü külün altında kor yanar;
Hak bildiğin yolda susmak, cana ziyandır dostlar..

Meydanlar ıssız kaldı, diller lal ey derviş,
Sultanlar kendini mülke baki zannetmiş.
Oysa gök kubbede baki kalan sada birdir;
Zulme alkış tutanın menzili dar bir kabirdir.

Hak bildiğin yolda durma, kelam bir candır,
Zulme rıza gösteren, o zulme ortaktır.
Gönül bir adalet mülküdür ey yolcu;
Teraziyi doğru tutmak, Hakk’a varmaktır.

 
Yorum Gönder

Yorum Gönder

Yorumlarda lütfen saygılı olun