no fucking license
Bookmark

SALTANATIN GÖLGESİ CUMHURİYETİN ADI

Türkiye’de tek adam rejimi, monarşiye dönüşme tehlikesi, adalet terazisi, Silivri Cezaevi, demokrasi ve özgürlük kavramlarını simgeleyen; Ahmet ATAM’ın portresini içeren sinematik ve felsefi kapak görseli.

Bu yazı, Türkiye’de anayasada yer alan demokratik, laik ve hukuk devleti ilkesinin pratikte nasıl aşındığını; 1970’lerin protestocu ruhundan bugünün suskunluğuna geçişi; alkışlayanların değerli sayılıp eleştirenlerin Silivri ile korkutulduğu kutuplaşmayı ve tek adam rejiminin monarşiye dönüşme riskini, o günleri bizzat yaşamış bir esnafın gözünden sorguluyor.

DEMOKRATİK, LAİK, HUKUK DEVLETİ SÖZDE Mİ KALDI? TEK ADAM REJİMİNDE NEREYE EVRİLİYORUZ?

50 yıllık ticaret hayatımda gördüm ki, meydan boşsa ya yağmur yağmıştır ya da korku vardır. Gençliğimiz 70’lerde geçti. 
O zamanlar memlekette yokluk vardı ama ses boldu. 
Pankart elde yapılır, megafon cızırtılı olurdu, ama biri çıkıp bağırırdı. İşçi sendikası, öğretmen derneği konuşurdu; esnaf kefedeki adamı tartardı. 

Kimse kimseyi vatan haini ilan etmezdi. 
Kavga vardı ama meydan da vardı. 
Şimdi bakıyorum da, kalabalık susarsa iki sebepten susuyor: ya karnı toktur ya da yüreğine korku düşmüştür. 
Bugün hangisi? 
Çarşıda kimse konuşmuyor, herkes fısıldıyor. Whatsapp’ta aslan kesilen, kahvede çayına bakıyor.

ALKIŞLAYAN MÜTEBER, ELEŞTİREN HAİN Mİ OLDU?

Memleketin yeni ölçüsü bu. İktidarı alkışlarsan yerli ve milli sayılırsın, en muteber vatandaş sensin. 
İhale sana, ekran sana, mikrofon sana.

Ama bir gün çıkıp “Abi bu yanlış, bu yol değil” dersen, adres belli. “Silivri soğuktur” derler. Savcı re’sen harekete geçer, sabah 5’te kapın çalınır.

Ben esnafım. 
Müşteri “ekmek bayat” dese, ona “vatan haini” der miyim? 
Demem. 
Ekmeyi değiştiririm. 
Devlet de böyledir; vatandaş eleştirince küçülmez, büyür. Eleştireni düşman gören devlet ise aynada kendini göremez. 
Suskunluk ikrardan değil, korkudandır. Korkunun olduğu yerde adalet terazisi doğru tartmaz.

ANAYASADA YAZANLA ÇARŞIDA OLAN AYNI MI?

Dilimizde yer etmiş: "Türkiye demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir." Güzel söz, duvara as, çerçevelet. 
Nasreddin Hoca misali, hırsızın hiç mi suçu yok? Kanun kitapta yazıyor, peki uygulama nerede? 

Demokrasi dedik, sandık var tamam ama sonrası? 
Seçimden seçime demokrasi, pazardan pazara domates gibi, arada bozuluyor. 

Laiklik dedik, din vicdanda, devlet her inanca eşit mesafede olacak dedik. Lakin şimdi din bile siyasetin sopasına dönüştü. 

Herkesin inancı kendine güzel, siyasetin eline düşünce çirkinleşiyor. 
Hukuk dedik, en önemlisi o. 
Hukuk olmayınca ekmek de olmaz. 
50 yıllık ticaret hayatımda gördüm ki, terazinin ayarı bozuldu mu, müşteri de bereket de kaçar. Hukuk fakirin ekmeğidir. 
Hukuk kişiye göre eğilip bükülürse, o artık hukuk değil, sopadır.

TEK ADAM REJİMİ MONARŞİYE Mİ EVRİLİYOR?

Monarşiyi kitaplarda bıraktığımızı sanıyorduk, ama insan doğası aynı kalmış, sadece isim değişmiş. 
Eskiden “padişahım çok yaşa” vardı, şimdi “reis çok yaşa” var. 
Eskiden mühür padişahtaydı, şimdi bir kişinin elinde. 
O kişi konuşunca tüm kurumlar susuyor, kızınca bütün savcılar harekete geçiyor, “faiz sebep enflasyon sonuç” dediğinde koca ekonomi tepe taklak oluyor.

Bunun adı tek adam rejimi. 
Evrildiği yer ise her kararnamenin saraydan çıktığı, her ihalenin bir fermanla sonuçlandığı bir yapı.

Mevlana der ki: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.” Biz aynı duyguyu yitirdik, artık sadece aynı korkuyu paylaşıyoruz.

💡 ESNAFIN TERAZİ TAŞI: Dükkanda tek kişi hem kasayı yönetir, hem malı alır, hem satar, hem de borcu yazarsa, o dükkân batar. 

Devlet de dükkân gibidir; denge gerekir. 
Meclis, yargı ve basın bu dengenin terazisidir. 
Birini kaldırırsan terazi bozulur.

⚠️ KAZIN AYAĞI: Sanma ki bu sessizlik huzur demektir. 
Bu, fırtına öncesinin sessizliğidir. 
Çaydanlık kaynamadan önce ses çıkarmaz, en sessiz an ise patlamadan hemen öncedir. Kutuplaşmayı alkışlarla beslersen, bir gün alkışlayacak kimseyi bulamazsın.

TAHTIN GÖLGESİNDE BİR DERVİŞ ŞİİRİ.

Bir adam büyüdükçe küçülür mü memleket?
Bir taht yükseldikçe alçalır mı adalet?
Bir mühürle mi ölçülür insanın kıymeti,
Bir alkışla mı belirlenir hakikatin değeri?

Ey fani hükümdar, dinle Ahmet'in sözünü,
Aynalar saklayamaz insanın özünü.
Bugün başında taç, ardında binlerce alkış,
Yarın bir avuç toprak, üstünde sonsuz bir kış.

Taht dediğin gölgedir, güneş batınca söner,
Kibirle kabaran dağ, bir gün kendi içine çöker.
Dünya bir handır, sultan da yolcu, kul da yolcu,
Kefende ne saray kalır ne de koltuğun bir ucu..

Bir bak, adalet terazisi eğilmiş yana,
Hakikatin dili sürülmüş suskun zamana.
Bir kefede makamlar, öteki kefede halk,
Terazi şaşırmış; kimde vicdan, kimde ahlak?

Silivri'nin gölgesi düşerken sözün üstüne,
Kilit vurulmuş sanki düşüncenin yüzüne.
Oysa fikir kuştur, demir parmaklık tanımaz,
Hakikat tohumu eken, öyle kolay kolay susmaz.

Birini alkışlayan makbul, soran ise hain,
Böyle mi yazılmıştı defterine insanlığın?
Yanlışa yanlış demek suçsa, söyle ey zaman,
Hangi terazide tartılır vicdan, hangi kitapta yazar yalan?

Bir memleket düşün ki sesi var, sözü yok,
Meydanı var, nefesi var, ama özgür özü yok.
Fırtına öncesi durgunluk sanma bunu huzur,
Bazen sessizlik, içine gömülmüş ateşten kordur.

Derviş der ki: Ey insan, nefsine sultan ol,
Milletin başına değil, önce kendine hükümran ol.
Çünkü kendini yenemeyen, dünyaya hükmetse ne çıkar?
Gönlü karanlık olanın sarayında da gece var.

Monarşi mi dersin, tek adamın gölgesi mi?
Halkın iradesine örülen demir kafesi mi?
Adı ne olursa olsun, değişmez hakikatin özü:
Yetki denetimsiz kalırsa kararır adaletin gözü.

Demokrasi, sandığa atılan kâğıttan ibaret değil,
Hukuk, güçlüye ayrı, güçsüze ayrı gömlek değil.
Laiklik, birilerinin ötekine kurduğu tuzak değil,
Devletin kimsenin inancına bekçilik yapması değil.

Hürriyet, alkış tutanın elinde açan gül değil,
Muhalifin de korkmadan konuştuğu bir bülbül.
Hukuk, kapısında güçlünün eğildiği bir saray değil,
Garibin de hakkını aradığı apaçık bir delil.

Gel gör ki bazıları gölgesini dağ sanır,
Kendi sesini milletin iradesi sanır.
Oysa halk denizdir, iktidar kıyıda bir kum,
Dalgalar çekildiğinde geriye kalır yalnızca suskun bir kum.

Ey tacı başında taşıyan, toprağı unutma,
Kendini ölümsüz sanıp fanileri avutma.
İskender geçti, nice sultan geçti bu yoldan,
Hepsinin adı kaldı; hiçbiri kurtulmadı sondan.

Mevlânâ'nın aynasında bir bak kendine,
Sığdırabilir misin koca âlemi tek bir bedene?
Bir gönül kırdın mı, bin minare yapsan ne fayda,
Bir hakkı çiğnedin mi, bin nutuk atsan ne fayda?

Çünkü adalet, sarayın duvarında asılı levha değil,
Mazlumun gözyaşını silmeyen elin duası değil.
Adalet, güçlüye de güçsüze de aynı kapı,
Vicdanın terazisinde eşit tartılmalı her canın hesabı.

Ahmet der ki, bu dünya bir göç kervanıdır,
Taht dediğin bir konak, makam dediğin yalandır.
Bugün alkışlar yükselir, yarın sessizlik iner,
Kibirle kurulan saray, kendi ağırlığıyla çöker.

Ey insan, unutma; saltanatın sonu toprak,
Kibirden örülen duvar, içten içe çatlak.
Bir gün susar davullar, söner bütün ışıklar,
Geriye yalnız adın değil, yaptığın iyilikler kalırlar.

Ne taç ister bu millet ne de efendilik,
İstediği ekmek, huzur, hukuk ve eşitlik.
Devlet kimsenin mülkü, millet kimsenin kulu değil;
Bu vatan hepimizin evi, bir kişinin gölgesi değil.

 
Yorum Gönder

Yorum Gönder

Yorumlarda lütfen saygılı olun