TÜRKİYE'DE EKONOMİ NEDEN BU HALE GELDİ: 25 YILLIK İKTİDARIN SONUNDA ELİMİZDE NE KALDI
Faizler yüksek, enflasyon yüksek, borç yükü ağır: Türkiye ekonomisi nereye gidiyor?
Bu konuda da dikkatli konuşmak şart. Sığınmacılar meselesi insani yönü güçlü bir konudur.
Gelelim işin en can acıtan kısmına: Vatandaşın cebine, kredi kartına, kredisinin yüküne, borçlarına, haciz korkusuna… İşletmenin çekine, esnafın veresiye defterine, emeklinin maaşına…
Bir ülke gördüm,
Aynalar kör, gölgeler bilge…
Hakikat kelepçeli bir serçe,
Yalanlar ise göklerde kartal gibi.
Vicdanın terazisi pas tutmuş,
Adalet, rüzgârda savrulan yaprak olmuş.
Kanun mermerden görünür uzaktan,
Dokununca kum misali dağılmış.
Bir pazar gördüm…
Domates, nar gibi değil;
Sanki ateş tanesi.
Ekmek; fırından değil,
İnsanların sabrından çıkıyordu.
Kasap vitrininde et değil,
Sessizliğin kemikleri asılıydı.
Cüzdanlar konuşmuyor artık;
İçlerinde yankılanan yalnızca
Bozuk umutların sesi.
Bir borsa gördüm…
Grafikler aşağı inmiyordu,
Dualar da kırmızı yanıyordu.
Küçük yatırımcı,
Okyanusun ortasında
Kâğıttan kayık kürek çekiyor,
Kıyıda oturan köpekbalıkları ise
Oyun budur...diyerek
Alkış tutuyordu.
Bir altın gördüm…
Yastığın altında değildi aslında.
Korkunun cebindeydi.
Çünkü güven ölünce
Kasalar küçülür,
İnsan,
Çelik kapıya değil;
Eski yorganına inanır.
Bir kuş sürüsü gördüm.
Adına "Yabancı Sermaye" dediler.
Ufka doğru uçuyordu.
Kimse "Neden gittiniz?" demedi.
Çünkü cevabı biliyorlardı.
Kırık dallara
Hiçbir kuş yuva kurmaz.
Bir saray gördüm.
Camları ışıl ışıldı.
Ama sokak lambaları
Yetim kalmış çocuk gibiydi.
Bir sofrada tabaklar gülümsüyordu,
Öteki sofrada
Kaşık bile aç yatıyordu.
Aynı gökyüzünün altında,
İki ayrı mevsim yaşanıyordu.
Bir ülke gördüm.
Borç büyüyor,
Faiz büyüyor,
Korku büyüyor,
Sessizlik büyüyor.
Sadece
İnsanın nefesi küçülüyordu.
Ve sonra...
Koskoca meydanda
Bir palyaço çıktı.
Elinde boya kovası...
Gökyüzünü maviye boyamaya çalıştı.
Denizi yeşile...
Geceyi beyaza...
Açlığı refaha...
Yoksulluğu başarıya...
İnsanlar önce alkışladı.
Sonra
Karınları guruldayınca
Rengin
Ekmek olmadığını anladılar.
Ey zaman!
Sen ne acı bir öğretmensin.
Bir avuç alkış için
Koca bir ömür
Sessiz kalınır mı?
Bir sandalye uğruna
Koskoca memleket
Bekleme salonuna çevrilir mi?
Gün gelir,
Altın da susar,
Borsa da...
Faiz de...
Makam da...
Şöhret de...
Ama tarih...
Tarih hiçbir makyaja kanmaz.
O,
Rujun rengini değil,
Vicdanın rengini yazar.
Ey memleket!
Sen bayraktan ibaret değilsin.
Sen;
Üşüyen emeklinin paltosu,
Sabaha kadar hesap yapan esnafın ışığı,
Tarlasına küsmeyen çiftçinin duası,
Valizini toplarken ağlayan gencin gözyaşısın.
Seni sevmek,
Alkışlamak değildir.
Seni sevmek,
Yanlışını yüzüne söyleyebilmektir.
Ben bu şiiri
Öfkeyle değil,
Kırılmış umutların mürekkebiyle yazdım.
Çünkü biliriz ki;
En ağır sessizlik,
Konuşmayan dudaklarda değil,
Konuşmaktan yorulmuş vicdanlarda yaşar.
Ve unutma;
Karga,
Kendini bülbül ilan edebilir.
Sis,
Dağı sakladığını sanabilir.
Kibrit,
Güneşle yarıştığını düşünebilir.
Ama...
Güneş doğduğu gün,
Sis kaçar...
Karga susar...
Kibrit söner...
Ve geriye
Ne slogan kalır,
Ne alkış,
Ne de sahte ihtişam...
Sadece hakikat kalır.
Çünkü;
Hakikatin ayak sesi geç gelir,
Ama geldi mi,
Sarayların avlusunda bile
Yankısı dinmez...
25 yıllık iktidarın ardından ekonomi, adalet ve güven neden hâlâ tartışılıyor?
Faizler yüksek, enflasyon yüksek, borç yükü ağır:
Türkiye ekonomisi nereye gidiyor?
Borsa, faiz, enflasyon ve borcun gerçekleri ne?
Ülkede neler oluyor?
Borsa düşüyor, gıda fiyatları artıyor, borç büyüyor: Sorun nerede? Ekonomi toparlanmıyor mu, yoksa algılar gerçeklerin önüne mi geçiyor?
Emekli Ahmet Amca Soruyor: 25 Yılın Sonunda Türkiye Hangi Noktada?
Bir ülkede yabancı yatırımcı güven arıyor, küçük yatırımcı borsada ne yapacağını bilemiyor, vatandaş markette sürekli fiyat etiketi okumaktan yoruluyorsa, faizler yüksek, borçlar artıyorsa ve hâlâ “Her şey yolunda” deniyorsa sorulması gereken soru şudur:
Peki gerçekten ne yolunda?
25 yıllık iktidarın sonunda artık algıları değil, bilançoyu konuşmanın zamanı gelmedi mi?
Sizce bugün Türkiye’nin en büyük sorunu ekonomi mi, adalet mi, güven mi, yoksa liyakat mi?
Bazen insanın aklına şu soru geliyor: “Bu ülkede gerçekten iyi giden ne var?” Yıllardır yabancı yatırımcıyı çekmek için “güven” diyoruz ama yatırımcıya güven verecek olan şey sadece yüksek faiz değil.
- Hukuk olacak, öngörülebilirlik olacak, kurallar kişiye göre değişmeyecek.
- Borsa güvenilir olacak,
- Mülkiyet hakkı tartışma konusu olmayacak,
- Siyaset ekonomiye baskı yapmayacak.
Ama bakıyoruz, borsada küçük yatırımcı “acaba bugün ne olacak?” diye ekran başında bekliyor.
Halka arz geliyor, vatandaş umutlanıyor, “belki buradan üç-beş kuruş kazanırım” diyor.
Sonra hisse düşüyor, biraz daha düşüyor, biraz daha…
Yatırım hayali, “zarar kes” tuşuna basma mücadelesine dönüşüyor. Peki soruyorum:
Hayatı, ticareti gördüm; iflası da, yeniden ayağa kalkmayı da yaşadım.
Bu yüzden ekonomiye bakışım biraz kahvehane hesabı gibidir:
Gelirin gideri karşılamıyorsa, kasada para yoksa, borç sürekli artıyorsa, komşudan borç alıp ay sonunu getiriyorsan, “ekonomi şahlanıyor” demenin bana pek faydası olmaz.
Yabancı yatırımcıyı ülkeye davet ediyoruz: “Gel kardeşim, Türkiye’de yatırım yap.”
💰 Yabancı yatırımcı neden gelsin?
Yabancı yatırımcıyı ülkeye davet ediyoruz: “Gel kardeşim, Türkiye’de yatırım yap.”
O da doğal olarak soruyor:
“Hukuk nasıl?” –“Efendim…”“Kurallar değişiyor mu?” –“Şey…”“Siyasi risk var mı?” – “Biraz…”“Paramı istediğim zaman çıkarabilir miyim?” –“Tabii ama…”
Sonra da “Ben bir düşüneyim.” diyerek gidiyor.
Meseleyi yalnızca faizle açıklamak eksik kalır, çünkü yabancı yatırımcı için yüksek faiz kadar güven de önemlidir.
Borsa İstanbul, yabancıların Türk sermaye piyasalarında işlem yapmasına yönelik kısıtlama olmadığını belirtirken, TCMB de yurtdışı yerleşiklerin hisse senedi ve diğer menkul kıymetlerdeki pozisyonlarını düzenli olarak yayımlıyor.
Demek ki mesele sadece “Yabancı neden gelmiyor?” değil, asıl soru “Yabancı neden parasını uzun vadeli olarak burada tutsun?” olmalı. Ve işte bu sorunun cevabı çok daha kritik.
Borsanın amacı insanları soymak değildir elbette, ancak küçük yatırımcının hisleri bambaşkadır.
📉 Borsada küçük yatırımcı neden bu kadar tedirgin?
Borsanın amacı insanları soymak değildir elbette, ancak küçük yatırımcının hisleri bambaşkadır.
- Televizyonu açar: “Borsa yükselecek.” Telefona bakar: “Borsa düşecek.”
- Sosyal medyada: “Bu hisse uçacak!”
- Bir başka paylaşım: “Bu hisse batacak!”
- Bir analist “AL!” der, diğeri “SAT!”.
Küçük yatırımcı ise ortada kalır: “Ben şimdi ne yapacağım?” 😂
Asıl mesele de budur.
Borsa güvenilir bir yatırım kültürünün parçası olacaksa küçük yatırımcı kendini oyunun kurbanı değil, ortağı gibi hissetmeli.
Manipülasyon iddiaları varsa araştırılmalı, piyasa bozucu işlemler varsa üzerine gidilmeli.
Bilgiye erişim eşit, şeffaflık sağlanmalı. Çünkü vatandaşın borsaya güveni sarsılırsa, sadece borsa değil, tüm sermaye piyasası kültürü kaybeder.
Yıllardır aynı hikâyeyi dinliyoruz: “Yastık altındaki altınları ekonomiye kazandıralım.” Peki ama vatandaş altını neden yastık altında saklıyor?
🏦 “Yastık altındaki altını çıkarın” denirken vatandaş ne düşünüyor?
Yıllardır aynı hikâyeyi dinliyoruz: “Yastık altındaki altınları ekonomiye kazandıralım.” Peki ama vatandaş altını neden yastık altında saklıyor?
Çünkü çoğu insan için altın, yatırım aracından önce bir güven unsuru.
Bankalara güvenmeyen, paranın değer kaybından çekinen, yarının ne getireceğini kestiremeyenler, birkaç bilezik ya da çeyrek altını “acil durum sigortası” gibi görüyor.
O yüzden “Altınını çıkar” demeden önce şu soruyu sormak gerek: “Vatandaş parasını neden sistemin dışında tutuyor?” Belki de asıl mesele altın değil, asıl mesele güvendir.
🏠 Sığınmacı meselesi: Vatandaş neden kendisini ikinci planda hissediyor?
Bu konuda da dikkatli konuşmak şart. Sığınmacılar meselesi insani yönü güçlü bir konudur.
Kimse savaşın ortasında kalmış insanların acısını küçümsememeli.
Ancak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da, “Ben bu ülkenin vatandaşıyım, benim de ekonomik, sosyal ve güvenlik sorunlarım var” diyebilmelidir.
Resmi rakamlar da tartışmanın ciddiyetini ortaya koyuyor.
İçişleri Bakanlığı, Mayıs 2026 itibarıyla Türkiye’de geçici koruma altındaki Suriyeli sayısını 2.280.542 olarak açıklarken, 2016’dan bu yana gönüllü geri dönüşlerin toplamını 1.407.568 olarak veriyor.
Dolayısıyla mesele, “Sığınmacı mı, vatandaş mı?” diyerek insanları karşı karşıya getirmek değil; “Türkiye’nin göç politikası nedir, bunun ekonomik ve sosyal sonuçları nelerdir, bundan sonrası nasıl olacaktır?” sorularına yanıt aramaktır. Vatandaş bunları bilmek istiyor.
23 Temmuz 2026’da TCMB politika faizini %37’de sabit tuttu.
💸 Dünyanın en yüksek faizlerinden biriyle yaşamak nasıl bir şey?
23 Temmuz 2026’da TCMB politika faizini %37’de sabit tuttu.
Gecelik borç verme faizi %40, borçlanma faizi ise %35,5 olarak açıklandı. “Faiz yüksek ama enflasyon da düşüyor” denebilir.
Peki, ben emekli bir vatandaş olarak şöyle bakıyorum:
Market pahalı, kira pahalı, et pahalı, elektrik pahalı, doğalgaz pahalı, borçlanmak pahalı.
O zaman sorulacak soru net: “Bu yüksek faizli ekonominin nimetini kim, yükünü kim taşıyor?” Asıl mesele bu.
TÜİK’in Haziran 2026 verilerine göre yıllık genel tüketici enflasyonu %32,11, gıda ve alkolsüz içeceklerdeki artış ise %35,45 oldu. Bunun benim için anlamı çok net:
🥖 Gıda enflasyonu neden vatandaşın canını yakıyor?
TÜİK’in Haziran 2026 verilerine göre yıllık genel tüketici enflasyonu %32,11, gıda ve alkolsüz içeceklerdeki artış ise %35,45 oldu. Bunun benim için anlamı çok net:
Markete gidince daha az ürün alıyorum. Eskiden torbam dolardı, şimdi fiyat etiketlerine bakıp bazılarını geri bırakıyorum.
Önceden “Bunu da alayım.” derken, şimdi “Bunu almasam da olur.” diyorum. Ekonomik büyümeyi, milli geliri, borsa endeksini tartışabiliriz ama vatandaşın mutfak hesabı bambaşkadır.
Tencerenin hesabı asla yalan söylemez.
Bir ülkede ekonomik güven kadar can güvenliği de önemlidir.
🚨 Mafya, maganda, suç ve güvenlik meselesi
Bir ülkede ekonomik güven kadar can güvenliği de önemlidir.
Sokakta yürürken “Acaba başıma bir şey gelir mi?” diye düşünüyorsan, hem ekonomik istikrarın hem de sosyal huzurun temeli eksiktir.
Mafya görüntüleri, silahlar, çeteler, sokak magandaları, organize suç haberleri, kadına yönelik şiddet ve çocuklara karşı suçlar toplumun psikolojisini derinden etkiler.
Devletin en temel görevlerinden biri vatandaşına güvenli bir yaşam sunmaktır. Güç, yalnızca vergi toplamakla değil, vatandaşın sokağa çıktığında kendini güvende hissetmesiyle ölçülür.
💳 Borç, haciz, icra, iflas… Bu tablo bize ne anlatıyor?
Gelelim işin en can acıtan kısmına: Vatandaşın cebine, kredi kartına, kredisinin yüküne, borçlarına, haciz korkusuna… İşletmenin çekine, esnafın veresiye defterine, emeklinin maaşına…
Burada siyaset bir kenara bırakılmalı çünkü rakamların kendi dili vardır. Ve bazen rakamlar, televizyondaki en etkileyici konuşmadan bile daha çok şey anlatır.
Eğer borçlar artıyor, alım gücü düşüyor, işletmeler zorlanıyor, insanlar temel ihtiyaçlarını bile krediyle karşılıyorsa, o zaman durup düşünmek gerekir: “Biz nerede yanlış yaptık?”
Gelelim asıl soruya.
🧠 25 yıllık iktidarın sonunda neden hâlâ “dış güçler” konuşuyoruz?
Gelelim asıl soruya.
Bir siyasi parti 25 yıl iktidarda kalıyorsa, “Daha önce kim vardı?” sorusu eskisi kadar anlamlı olmaz.
Çünkü 25 yıl az bir süre değildir.
Bu sürede bir çocuk büyür, bir bina yapılır, bir şirket kurulur ya da batar, biri emekli olur, bir çocuk doğar, üniversiteyi bitirir ve işe başlar.
Yani 25 yıl, bir ülkenin kaderini değiştirecek kadar uzun bir zamandır.
O halde başarı varsa “Biz yaptık” denir.
Peki sorun varsa? “Onlar yaptı” demek biraz garip olmaz mı?
Siyasetin en tehlikeli yanı burada ortaya çıkar.
📺 Algı, propaganda ve manipülasyonla ekonomi düzelir mi?
Siyasetin en tehlikeli yanı burada ortaya çıkar.
Ekonomiyi rakamlar yönetir, algı ise sadece bir süre etkili olabilir.
Bir süre “Ekonomi şahlanıyor” dersin, sonra “Büyük oyun var” dersin, ardından “Dış güçler saldırıyor” dersin, ya da “Her şey kontrol altında” dersin.
Ama gün gelir vatandaş markete gider, kasaya ulaşır, kartını uzatır ve gerçek ekonomiyle yüz yüze gelir.
Kasiyer propagandayı dinlemez, fırıncı propaganda ile un alamaz, emekli propaganda ile elektrik faturasını ödeyemez, esnaf propaganda ile kredi borcunu kapatamaz.
Benim derdim sadece bir partiyle sınırlı değil. Bugün iktidarda başka bir parti olsa da aynı şeyi söylerim. Çünkü mesele şahıs değil, sistem meselesidir. Bir ülkede:
🔴 Hukuk zayıflıyorsa,
🔴 Kurumlara güven azalıyorsa,
🔴 Ekonomik öngörülebilirlik kayboluyorsa,
🔴 Yabancı yatırımcı siyasi risk görüyorsa,
🔴 Küçük yatırımcı kendisini korunmasız hissediyorsa,
🔴 Gıda vatandaşın cebini yakıyorsa,
🔴 Borç yükü büyüyorsa,
🔴 Gençler geleceğini başka ülkelerde arıyorsa,
🔴 İnsanlar adalet konusunda umutsuzlaşıyorsa,
Artık sadece “algı operasyonu” deyip geçemeyiz; kendimize dönüp bakmamız gerekiyor.
⚖️ Bir ülkeyi 25 yıl yönetmenin asıl sorumluluğu nedir?
Benim derdim sadece bir partiyle sınırlı değil. Bugün iktidarda başka bir parti olsa da aynı şeyi söylerim. Çünkü mesele şahıs değil, sistem meselesidir. Bir ülkede:
🔴 Hukuk zayıflıyorsa,
🔴 Kurumlara güven azalıyorsa,
🔴 Ekonomik öngörülebilirlik kayboluyorsa,
🔴 Yabancı yatırımcı siyasi risk görüyorsa,
🔴 Küçük yatırımcı kendisini korunmasız hissediyorsa,
🔴 Gıda vatandaşın cebini yakıyorsa,
🔴 Borç yükü büyüyorsa,
🔴 Gençler geleceğini başka ülkelerde arıyorsa,
🔴 İnsanlar adalet konusunda umutsuzlaşıyorsa,
Artık sadece “algı operasyonu” deyip geçemeyiz; kendimize dönüp bakmamız gerekiyor.
Bu ülkede elbette iyi şeyler var: Türkiye’nin insan kaynağı, genç nüfusu, üretim kabiliyeti, tarımı, sanayisi, turizmi, coğrafi avantajı, girişimcileri, çalışkan insanları ve dünyanın dört bir yanında başarılı Türkler var.
Mesele “Türkiye battı, bitti” demek değil; tam tersine, potansiyeli büyük olduğu için kaybettiklerimize daha çok üzülüyorum. İtirazım ülkeye değil, kötü yönetime; öfkem millete değil, geçim derdinin siyasetin günlük kavgasına kurban edilmesine.
Derdim ne muhalefetle ne de iktidarla; derdim adalet.
1957 doğumluyum.
🧓 Emekli Ahmet olarak benim son sözüm
1957 doğumluyum.
Hayatın hem kolay hem zor yanlarını gördüm.
İflası, borçla yaşamayı, yokluğu bilirim. İnsan yoksulluğu bir şekilde aşar ama adaletsizlik duygusunu aşmak çok daha zordur.
Cebindeki para azalınca üzülür, hakkının yenildiğine inanırsa öfkelenir.
Ekonomi bozulur, düzelir; enflasyon çıkar, iner; borsa çöker, yükselir; faiz artar, düşer. Ama vatandaşın devlete, adalete, geleceğe güveni kırılırsa onu yeniden inşa etmek yıllar alır.
Bugün sormak istediğim basit:
Türkiye’de gerçekten neyin düzelmesini bekliyoruz?
- Borsa mı,
- Ekonomi mi,
- Enflasyon mu,
- Hukuk mu, adalet mi, güvenlik mi,
- Eğitim mi,
- Tarım mı,
Yoksa insanların tüm bunları konuşmaktan yorulması mı?
Emekli biri olarak görmek istediğim şey.
- Algı değil gerçek,
- Propaganda değil hesap,
- Kutuplaşma değil adalet,
- Sadakat değil liyakat,
- Korku değil özgürlük,
- İsraf değil tasarruf,
- Borç değil üretim.
En önemlisi, devlet “Bana güven” demeden önce vatandaşın “Sana güveniyorum” diyebildiği bir düzen.
Gerisi zaten gelir.
Sorun insan değil, potansiyelin doğru yönetilememesi.
25 yıl iktidarda kalındıysa artık mazeret değil bilanço konuşulmalı. Ve bilanço sadece rakamlardan ibaret değildir; bir ülkenin gerçek bilançosu vatandaşın cebinde, mutfağında, huzurunda ve geleceğe bakarken gözlerindeki umutta yazar.
AYNALARIN SUSTUĞU ÜLKE ŞİİRİ:
Bir ülke gördüm,
Aynalar kör, gölgeler bilge…
Hakikat kelepçeli bir serçe,
Yalanlar ise göklerde kartal gibi.
Vicdanın terazisi pas tutmuş,
Adalet, rüzgârda savrulan yaprak olmuş.
Kanun mermerden görünür uzaktan,
Dokununca kum misali dağılmış.
Bir pazar gördüm…
Domates, nar gibi değil;
Sanki ateş tanesi.
Ekmek; fırından değil,
İnsanların sabrından çıkıyordu.
Kasap vitrininde et değil,
Sessizliğin kemikleri asılıydı.
Cüzdanlar konuşmuyor artık;
İçlerinde yankılanan yalnızca
Bozuk umutların sesi.
Bir borsa gördüm…
Grafikler aşağı inmiyordu,
Dualar da kırmızı yanıyordu.
Küçük yatırımcı,
Okyanusun ortasında
Kâğıttan kayık kürek çekiyor,
Kıyıda oturan köpekbalıkları ise
Oyun budur...diyerek
Alkış tutuyordu.
Bir altın gördüm…
Yastığın altında değildi aslında.
Korkunun cebindeydi.
Çünkü güven ölünce
Kasalar küçülür,
İnsan,
Çelik kapıya değil;
Eski yorganına inanır.
Bir kuş sürüsü gördüm.
Adına "Yabancı Sermaye" dediler.
Ufka doğru uçuyordu.
Kimse "Neden gittiniz?" demedi.
Çünkü cevabı biliyorlardı.
Kırık dallara
Hiçbir kuş yuva kurmaz.
Bir saray gördüm.
Camları ışıl ışıldı.
Ama sokak lambaları
Yetim kalmış çocuk gibiydi.
Bir sofrada tabaklar gülümsüyordu,
Öteki sofrada
Kaşık bile aç yatıyordu.
Aynı gökyüzünün altında,
İki ayrı mevsim yaşanıyordu.
Bir ülke gördüm.
Borç büyüyor,
Faiz büyüyor,
Korku büyüyor,
Sessizlik büyüyor.
Sadece
İnsanın nefesi küçülüyordu.
Ve sonra...
Koskoca meydanda
Bir palyaço çıktı.
Elinde boya kovası...
Gökyüzünü maviye boyamaya çalıştı.
Denizi yeşile...
Geceyi beyaza...
Açlığı refaha...
Yoksulluğu başarıya...
İnsanlar önce alkışladı.
Sonra
Karınları guruldayınca
Rengin
Ekmek olmadığını anladılar.
Ey zaman!
Sen ne acı bir öğretmensin.
Bir avuç alkış için
Koca bir ömür
Sessiz kalınır mı?
Bir sandalye uğruna
Koskoca memleket
Bekleme salonuna çevrilir mi?
Gün gelir,
Altın da susar,
Borsa da...
Faiz de...
Makam da...
Şöhret de...
Ama tarih...
Tarih hiçbir makyaja kanmaz.
O,
Rujun rengini değil,
Vicdanın rengini yazar.
Ey memleket!
Sen bayraktan ibaret değilsin.
Sen;
Üşüyen emeklinin paltosu,
Sabaha kadar hesap yapan esnafın ışığı,
Tarlasına küsmeyen çiftçinin duası,
Valizini toplarken ağlayan gencin gözyaşısın.
Seni sevmek,
Alkışlamak değildir.
Seni sevmek,
Yanlışını yüzüne söyleyebilmektir.
Ben bu şiiri
Öfkeyle değil,
Kırılmış umutların mürekkebiyle yazdım.
Çünkü biliriz ki;
En ağır sessizlik,
Konuşmayan dudaklarda değil,
Konuşmaktan yorulmuş vicdanlarda yaşar.
Ve unutma;
Karga,
Kendini bülbül ilan edebilir.
Sis,
Dağı sakladığını sanabilir.
Kibrit,
Güneşle yarıştığını düşünebilir.
Ama...
Güneş doğduğu gün,
Sis kaçar...
Karga susar...
Kibrit söner...
Ve geriye
Ne slogan kalır,
Ne alkış,
Ne de sahte ihtişam...
Sadece hakikat kalır.
Çünkü;
Hakikatin ayak sesi geç gelir,
Ama geldi mi,
Sarayların avlusunda bile
Yankısı dinmez...
